KATRAN ve TÜY , modern sanat bilgi ortamı,

Ağustos 20, 2008

müzik ve resim

Kategori: vurgular — katranvetuy @ 11:55 pm

Art Tatum, in “Yesterdays”,Tv Show, 1954.

Kategori: vurgular — katranvetuy @ 10:19 pm

Trials Of Henry Kissinger

Kategori: vurgular — katranvetuy @ 3:39 am

Ağustos 19, 2008

Henry Kissinger’s (new International Order,yeni dünya düzeni)

Kategori: vurgular — katranvetuy @ 2:14 am

Henry Kissinger: “Katiller Kapitalizmi”nin teorisyeni

Ahmet Ertegün öldükten sonra birçok gazeteci “Ahmet Ertegün kimdir” sorusu etrafında yazı yayınladı. Örneğin Akşam’dan Oray Eğin, Ertegün konusunda bir yazı ile yetinmedi. Biz ise Ertegün’ü tartışırken ona yakın bir isim aklımıza geldi: Kissinger…

Henry Kissinger 1924 yılında Almanya’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Gençliğinde bir Nazi olduğu belirtiliyor. 1938 yılında ABD’ye göç eden Kissinger, 2. Dünya Savaşı boyunca ABD ordusunda hizmet etti (1939–1945) ve 1943 yılında ABD’de vatandaşlık hakkı kazandı. Hem soğuk savaşın, hem de CIA’nın öncülü olan OSS’nin fikir babası olduğu biliniyor.

Harvard Üniversitesi’nden eğitim bursu kazanan Kissinger, uluslararası ilişkiler bölümünde öğrenim gördü ve siyasal bilimler alanında doktora yaptı. Bu yıllardaki önemli eserini “Davit Galula” olarak imzaladı. Galula’yı “Kontrgerilla El Kitabı”ndan hatırlayacaksınız.

1969–1973 yılları arasında başkanın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevini yapan Kissinger, Vietnam işgalinde de önemli roller üstlendi. “Bu müthiş başarısından ötürü” 1973 yılında Nobel Barış Ödülünü kazandı. Başlangıçta Vietnam’da sertlik politikasını savunmuş ve ABD’nin Kamboçya’yı bombalamasını desteklemişti. Yenilgiyi de önceden koklayabilen bir zekâ olduğu tartışılmaz.

1973–1977 yılları arasında Richard Nixon ve Gerald Ford döneminde dışişleri bakanlığı yaptı. Bir söylentiye göre perde gerisindeki asıl başkan oydu. Hatta bu dönem Nixonger dönemi diye de anılıyor. ABD’de doğmadığı için başkan olamadı ama birçok dönem boyunca başkanlardan daha etkili bir adam olmayı başardı.

1983 yılında Başkan Ronald Regan tarafından ABD’nin orta Amerika’ya yönelik politikasını geliştirmek için oluşturulan federasyon heyetinin başına getirildi. Kissenger’ın ABD başkanı Nixson’un Çin’i ziyaret etmesinde, Sovyetler Birliğiyle ABD arasında imzalanan SALT silahsızlanma anlaşmasında ve ABD’nin Vietnam’dan çekilmesinde etkin rol oynadığı biliniyor.

ABD’nin Soğuk Savaş dönemi politikalarının mimarı Henry Kissinger, ABD Başkanı George W. Bush’a da danışmanlık yapıyor. Yani Bush politikalarında onun da parmağı var. Ayrıca 11 Eylül saldırısının sebeplerini araştırmakla görevlendirilen kurulun başında da aynı isme rastlıyoruz.
.
60 yılı aşkın bir zamandır emperyalizmin fikir babası. Başkan Nixon döneminde patlak veren Watergate skandalındaki “Derin gırtlak”ın da o olduğu söyleniyor.

Türkiye ile de çok yakından ilgilendiği biliniyor. Geçtiğimiz günlerde Ertegün’ün bahçesine gömüldüğü Özbekler Tekkesi’nin açılışını da o yapmıştı.

Türkiye’deki yetiştirmesi, geçtiğimiz aylarda ölen Bülent Ecevit. Rockefeller bursuyla ABD’ye giden Ecevit Harvard Üniversitesi’nde Kissinger’den siyaset dersleri almıştı. İlişkileri o tarihten sonra da sürdü.

Kissinger belki de dünyanın en “karanlık” adamı. Pek çok Latin Amerika ve Avrupa ülkesi, Nixon ve Ford dönemlerinde ABD Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Kissinger’in o zamanki eylemlerinden ötürü sorgulanması için sırada bekliyor. Kissinger’ın ifadesinin alınmasına yönelik en son talep, İngiliz insan hakları savunucusu Peter Tatchell’den geldi. Tatchell, Kissinger’ın 60’ların sonu ile 70’lerin başında Vietnam, Laos ve Kamboçya ve Endonezya’da on binlerce insanın ölümünden sorumlu olduğunu belirtiyor. Nixon yönetiminin Vietnam, Laos ve Kamboçya’ya yaklaşık 4,5 milyon ton bomba attığını; bunun tüm İkinci Dünya Savaşı’ndakinin iki katı bir miktara denk geldiğini belirtiyor.

Kissinger ayrıca, kasıtlı olarak ‘Agent Orange’ gibi kimyasal zehirler kullanarak çevrenin toptan tahrip edilmesinden de sorumlu. “Bunlar, 1957 Cenevre Konvansiyonu’na göre savaş suçlarıdır” diyen Tatchell, Vietnamlı gerillaların saklandığı sanılan köylere yönelik hava saldırılarının, “sivillerin koruması noktasında Cenevre Konvansiyonu’nun alenen ihlali” anlamına geldiğini söyleyen, Nuremberg davalarında savcılık yapmış ABD’li General Telford Taylor’un yorumlarına da değiniyor. Tatchell ayrıca, 70’lerin ilk yarısında Kamboçya’yı bombalayan ABD’li pilotları gizlice banda kaydeden, yazar ve müfettiş Fred Branfman’ın tanıklığına işaret ediyor.

Şili’deki hükümet darbesinin arkasındaki adam da o. Pinochet, Kissinger’ın bilgisi dâhilinde ve CIA yardımıyla iktidara gelmiş, demokratik yollardan seçilmiş Salvador Allende’yi devirmişti. Allende cumhurbaşkanı olmadan birkaç ay önce, Kissinger, demokrasi üstüne şu ünlü demecini vermişti: “Kendi halkının sorumsuzluğu nedeniyle bir ülkenin komünizme gidişine seyirci kalmak için bir neden göremiyorum.”

Kissinger, bugün ABD’yi yöneten Neo-Con’lar ile de içli dışlı. Üçüncü dünya ülkelerinde, Türkiye dâhil, yapılmış birçok askeri darbede onun parmak izi olduğu iddia ediliyor.

Ve son olarak… Kissinger’in şu aralar Papa 16′ncı Benedikt’e danışmanlık yaptığı söyleniyor.

Ağustos 18, 2008

baş yazı ( İki Cihan Âresinde ) “Taşıyıcı”

Kategori: kategorize olmamış — katranvetuy @ 10:36 pm

İki Cihan Âresinde – “Taşıyıcı”

Karmaşık sistemler, birbiri ile çok zengin ve dinamik etkileşimler içeren öğelerin bir aradanlığından oluşur. Sistemler içi etkileşim çizgisel olmadığından, önceden belirlenmesi zor, denge dışı durumlara açık, sınırları belirsiz bir bilgi alışverişi içerir ve süreç içinde olumlusınırları-olumsuz durumlara dönüşebilecek esnekliktedir Bu esneklik, durumların zenginleşmesine veya bastırılıp beklenmedik durumlara dönüşmesine açıktır.

Ele alınması düşünülen kavramların bu zengin ve karışık yapısı göz önüne alınarak, analitik bir yöntemle değerlendirilmesi zorunludur.

Karmaşık bir sistem olarak “kültür” tanımı çoklu, kendine özgü, tarihsel maddeleşmesine paralel olarak, ‘’yapısal‘’ özelliklere dönüşür. Bir ucu “evrensellik” diyebileceğimiz, ortak değerler olduğunu düşündüğümüz, yarına ilişkin tahayyüllerin oluşturduğu genellemeler ise, diğer ucu geçmişten bu güne sosyo-ekonomik, coğrafi, tarihsel koşullar içinde tesadüfi veya iràdi, bireysel veya toplumsal, sınıfsal veya öznel psikolojiler çerçevesinde tanımlanmış, iktidar çatışmalarından geçerek, bu güne ait bir dil oluşturabilmiş, ‘’yerel’’ olarak tanımlayabildiğimiz yanıdır.

Aydınlanma ile başlayan, özgürlük-eşitlik- kardeşlik sloganı ile ütopyasını ve inancını tanımlayan “batı aklı’nın, evrensel tek model olarak düşünülmeye başlanması, modernite olarak karşımıza çıkar.

Düşüncenin, bir “insanlık” modeli olarak yola çıkışı ile, kapitalizmle liberal “özgürlükçülük” temelinde varılan konsensustan, emek ve çalışan sınıflar temelinde tek yanlı bir demokrasi tanımına indirgenen bu idea giderek, eşitsiz ve sömürücü, insanlık dışı kapitalist bir sisteme oradan emperyalist bir sisteme evrilmiştir. Dolayısı ile “modern” derken, hangi modern sorusunu birlikte kullanmak gerekmektedir.

Bugün de devam eden, teknolojik gelişme ve devrim tahayyülü ile bireyin hak ve özgürlükleri temelli eşitlikçi bir özgürleşme anlayışı, modernleşme kavramının temel yorum farkını oluşturur.

Bu doğrultuda “sosyalizm” deneyiminin çabası ve tarihsel başarısızlığı, “batı aklı”nın tek bir model çerçevesinde düşünülmesi gibi kısır döngüye dönüşmesi sonucunu doğurmuştur.

Önerilenin mutlaklaştırılması, bütüncül ve hegemonik özelliği, önerilen kesim yani “çevre” diye tanımladığımız diğer dünya için, dışardan ithal edilen, temelde Hegel’ci köle-efendi diyalektiği içinde çatışmalarla, kırıla kırıla evrilerek ulaşılan birdönüşüm metodolojisi oluşturmuştur. Açık, emperyalist işgal yöntemi ile sürdürülen bu tavır, anti-emperyalist ulusal-direniş savaşlarının sorumlusudur. Merkez çevre çatışması, bu anlamıyla evrensel (enternasyonalite) – yerel (nasyonalite) çatışması olarak pek yeni olmayan bir kutupluluktur.

Pozitivizm–bilimsellik ve teknolojik dönüşüm olarak modernitenin içselleştirilmesi modelleri ise tüm dünyada, temelde “ordu asker” müdahale geleneği ile yukarıdan aşağı taşınmıştır.

Bu anlamıyla “batılılaşma” süreci bizde batının, tekniğini ve ilmini. milli ve manevi değerlerle birleştirmek olarak Osmanlı’dan bu yana Islahat politikası olarak ele alınmıştır. Bu eklektik yaklaşım belirli kültürel alanlarda görece çözümler üretebilmiştir ama Kenan Kalyoncu’nun belirttiği gibi, “maddi kültürle manevi kültür, bir maddi üretim tarzı içinde ve etrafında oluşmuş toplumsal ilişki kipleri ile genel olarak kültür arasında aşırı keyfi ve kategorik bir ayrıma dayanan bu cevap, aslında ikiliği dondurarak yeniden üretmeyi bir ‘sentez’ sanma yanılgısıdır.”

Geniş anlamıyla doğu-batı çatışmasının temelini oluşturan bu ayrım evrensel olarak “batı aklının” bir model olarak anlamını giderek yitirdiği bir süreçte tarihsel, kültürel, iktisadi farklılılardan dolayı –“eşitlenme”- durumunun imkansızlığını ortaya koyar.

Ve bu ayrım bugün “medeniyet” ve “postkolonyal” eleştiriler çerçevesinde ele alındığında, şarkiyatçılığa, kaba oryantalizme, “uygarlıklar çatışması” pragmatizmine, dinler buluşması gibi senkretik yaklaşımlara, “kültürleşme” veya “melezleştirme” politikalarına indirgenemeyecek bir farklılıktır.

“Burjuva dönüşümlerle modellenemeyecek, çok farklı ve zengin bir uygarlık deneyine, merkezi devlet geleneğine bağlı tarihsel ve kültürel dirençlere sahip siyasal bir coğrafyadır bu farklılık.”

Küreselci, indirgemeci bir yaklaşım olarak, tüm dünyaya ilişkin bir söylem oluşturan dilin, bu anlamıyla konuya “çokluk”, “teklik” kavramlarıyla yaklaşımı, öznesiz ve tarihsiz bir önermedir. Ve modernite ile aynı bağlamda , yine dışsal ve dışa bağımlı bir süreç dayatmaktadır. Tek farkı, ittifak olarak ulus devletin değil, postmodern kültürle pre-kapitalist unsurlarında sisteme entegre edilmesidir.

Postmodernitenin, pre-modern unsurları da içine alan, pragmatik, popülist bir düzlemde, serbest piyasa ekonomisinde ve paranın akışkanlığı temelli, yüksek basınç ile oluşturulmaya çalışılan “yapıştırıcı” çözümlemeleri modernist bir eleştiri görünümü altında kültürel alanı parçalama, bozma, şeyleştirme, ironik bir eleştirellikle aklı bir tür zeka oyunlarına indirgeme yöntemi, işte bu yüzden çağdaş-modern değil “güncel”dir.

Bu doğrultu çelişkilerin gerçekliğini dönüştürme değil, yumuşatma eğilimindedir. Çünkü hiçbir şekilde emek-beden çelişkisi üzerinden bir gerçeklikten, sınıfsallıktan, işgalden, sömürüden ve savaştan bahsedemez…. Bu anlamıyla ontolojik bir yarılma ve hakikat dili yoktur. Trajik olanı çağıramaz. Herşey “light” bir dünyada, aydınlatılmış gibi davranılır. Aynı oximoronlukla savaş ve iyi – iyimserlik yanyana getirilir.

Çünkü küresel kültürelciliğin savaş ve şiddetle gelen yüzünü pembe gözlüklerle örtme ihtiyacı bugün her zamankinden daha fazladır. Bu yöntemle sivil toplumun sınıfsal bakışı gizlenir, kamusal temsil hakkı seçkinciler tarafından işgal edilir.

Bir “öğreten olarak”, çağdaş sanatı kendisinin taşıdığının altını çizerek, yukarıdan konuşan söylemin buyurganlığı ile Osmanlı’dan, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana tartıştığımız yukarıdan aşağı, otoriter söylemin ne farkı olduğu sorusu ortadadır.(Bkz. Renè Block’un Çağdaş Sanatı ben tanıştırdım sözü.)

Bugün Türkiye coğrafi, tarihsel, kültürel ve evrensel her anlamda bir dönüşüm sürecinin merkezinde bir “Geçiş Ülkesi” konumundadır.

Küresel neo-liberalizmin, tüm dünyaya ihraç etmeye çalıştığı model olarak Bogota’da, Bilbao’da, Modern Tate ve çevresiyle, Londra’da, yıkılan duvarları çevresinde Berlin örneğinde gördüğümüz gibi, tek tip, ünik bir sanat kültür hareketi ihracı ile başlayan, ardından Kentsel-Dönüşüm- Soylulaştırma projeleri ile, küresel sermaye için rant alanlarına çevrilen (kâr payı, çok uluslu %70-%30 yerli olarak tanımlanan) şimdi de İstanbul megapolu modeli olarak sunulan “dönüşümle” hiçbir alakası yoktur.

“Bize gelen” olarak bu ithal dil ve kolaylaştırıcı-uyumlayıcılarının aracılığında yatay kültürleştirme politikaları olarak dayatılır. Buna karşılık dikey taşıyıcı olarak “gelen-ek”, dönüştürücü, aktarıcı kuşağın aktarımı değil, alıcı kuşağın, onu değerli bularak kabul etmesi anlamında yaşayan, dönüşen, ama aynı zamanda “meşrulaştırıcı” yeni kurum ve davranış tarzlarının dolayısı ile “icat” ve “inşa eden” yanıyla düşünülmelidir.

Yerelliğin, küresel saldırı karşısında, tutucu-milliyetçi regresif savunuya, yada Homi Bhabha’nın dediği gibi farklılığın nevrotik imkansızlığına, “başka”nın yalın olumsuzlanması yada dış’lanmasına düşmeden, “kendinde” bir “direnişçi yerellik” ihtiyacı gündemdedir.

“Bugün ihtiyaç duyulan aydınlanma, akılla geleneğin değil, çeşitli lehçeleriyle artık bir akıldışılığa ve skolastiğe dönüşmüş olan bir akıl türü ile başka bir akıl türünün ve buna tekabül eden bilinç içeriklerinin hesaplaşması ürünü olabilir.”

Herşeyden önce bu yaklaşım Batı’ya da Doğu’ya da eleştirel bir mesafeden bakabilen yeni evrensel yanıyla, özgürlükçü-demokratik- eşitlikçi bir temsiliyet talebidir.


feyyaz yaman

KARŞI SANAT ÇALIŞMALARI

08.09. 2007


Önceki Yazılar»

WordPress.com'dan blog alın.