KATRAN ve TÜY , modern sanat bilgi ortamı,

Temmuz 30, 2008

soru üç (bu iki imge arasındaki bağlantı nedir?)

Kategori: bildiriler — katranvetuy @ 3:38 pm


“Şimon Perez Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada ‘İstanbul bizim için yüce bir kapıdır’ demişti. Meclis tutanaklarına geçti bu sözleri.

Temmuz 22, 2008

…ta bu

Kategori: bildiriler — Etiketler: — katranvetuy @ 7:34 pm


anlaşılıyorki,eğitim kurumları,kendi içlerine kapanmış ve farklı davranışlar geliştirmişler.

buralardan hayata karışan gençler kendilerini ifade ederken hayal güçleri ne kadar gelişmiş olursa olsun sorunlarla karşılaşıyorlar,teknik açıdan böyle.

anlatırken, kişisel sanatlarını yaparken içinde aktıkları,dil ve kültür,onları ne kadar görünür kılabilir,derinlerine dalmaya çalıştıkları gelecekleri,onlara ne tür sürprizler hazırlıyor,belirsiz olan bu.

sanat mı yaşam biçimini belirliyecek,yaşam mı sanatı yönlendirecek,en çok cevabı olan soru bu.

yoksa bunların hepsi yanlış ta bambaşka bir durum ,bambaşka duyarlılıklar,ve aralıklar mı var,belirsiz olan da bu.

eğer varsa,nasıl görünür kılınabilir,bilinmiyen bu.

bilinmiyenin,senin bilmediğinler olduğunu farkedememek,şaşkınlık ta bu.

şaşkınlıkta ısrar etmek,aptallık ta bu.

aptallığın verdiği zararları sineye çekmek,yanlış ta bu

gençlerin farkındalığını azaltmaya çalışmak,suçta bu.

Temmuz 20, 2008

Kategori: bildiriler — katranvetuy @ 3:34 pm


Temmuz 13, 2008

charles baudelaire (l’ennemie)

Kategori: bildiriler — katranvetuy @ 10:26 pm

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Dosyası 2, ATEŞ HAVA SU TOPRAK

Kategori: bildiriler — katranvetuy @ 12:50 pm


Sanat eleştirmeni ve sergi yapımcısı olan Madra, Galeri BM, BM Çağdaş Sanat Merkezi, BM Suma Çağdaş Sanat Merkezi’nin kurucusu ve yöneticisidir. 1. ve 2. İstanbul Bienalleri koordinatörlüğünü de yapan Madra, 43., 45., 49., 50. ve 51. Venedik Bienalleri Türkiye Pavyonu küratörü ve komiserliği, 47. Venedik Bienali’nde sergi yardımcı küratörülüğü gibi çok sayıda uluslararası sergide görev aldı. Avrupa ve ABD’de konuyla ilgili çok sayıda konferans, sempozyum ve çalıştaya katılan Madra, 1995 yılından beri Berlin Senatosu İstanbul Bursu temsilciliğini görevindedir ve 1997-2007 yılları arasında pek çok serginindanışmanlığını ve küratörlüğünü üstlenmiştir.

2010’da İstanbul’da gerçekleşecek olan “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” hakkında, projenin Görsel Sanatlar Yönetmeni Beral Madra ile bir söyleşi yaptık

(hande özelsancak)

İstanbul 2010 Kültür Başkenti projesinin teması “Ateş, Hava, Su, Toprak”. Bu temanın sufizm, herhangi bir din ya da tasavvufla ilgisi var mı, yoksa bilimsel bir yaklaşım mı?

Bu tema, hem felsefi, hem antropolojik, hem tarihsel, hem de farklı kültürler açısından kabul edilmiş bir tema. Burada işaret ettiği şey, İstanbul’un çok yönlü bir düşünsel manzaraya hitap ediyor olacağı. Yani küresel bir konsept seçilmiş. İstanbul 2010 girişim grubunun, bir buçuk yıl yaptığı toplantılardan süzerek çıktı. O toplantılardaki akil insanların önerileri üstüne bu konsept çıkmış. Benim düşüncem, buradaki en büyük vurgu, ekolojiye. Yani insanların bu dört elementi zihinlerinde sürekli tutmaları gerek. Hava kirliliği, su azalıyor, mesela şu anda biz bunları konuşurken bir yerde yangın var, toprak kuruyor…Bence bu dört elementin gündemde tutulması ve iki sene sonrasının gündemini oluşturuyor olacağı çok belirgin. Çok yakın bir zaman dilimi içinde bence bu gerçekten dünyanın gündemi olacak. Bunun semptomlarını çok ağır bir şekilde yaşıyoruz. Bu açıdan düşündüğün zaman, üst düzey bir bilinçlenme oluyor.

Projenin amacına dair mi söyledikleriniz?

Evet. Bu proje için, hava, toprak, su ve ateşi düşünerek dünyanın geri kalan sorunları üzerine nasıl düşünmek gerektiğine dair bir yol bulmak diye düşünmek gerek bence. Konsept şemsiyedir. Bunun altına, İstanbul’un tarihsel boyutu giriyor, doğası giriyor ki, İstanbul’un doğası çok ilginç doğalardan biri. Asya ile Avrupa arasında bir kent, boğaz, denizler, iklim sorunları vs. Yani İstanbul’da doğayla ilgili çok sorun var. İşin içine doğa, tarih, kültür de giriyor. Bu elementin her biri bir kültüre gönderme de yapabilir.

Böyle bir karşılığı da mı var?

Tabii. Örneğin sen konuşmanın başında sufizmden söz ettin. Böyle bir felsefe gündeme gelebilir. Bir tanesi budur belki ama bunun dışında diğer kültürler de söz konusu. Türkiye’de, tarihten bugüne varolan kültürlerin her biri kendine ait bir güçle zaten varoluyor. Bölgelere göre de farklılıkları görebiliyoruz. İstanbul, sanki diğer bölgelerdeki kültürleri de bir araya toplamış gibi. Bütün bu kültürleri örtmeye, düzleştirmeye, kültürler arası farkı ortadan kaldırmaya çalışan tüketim kültürü var. Dört element olarak ayırınca, bu farklılığı gösterince tüketim kültürüne karşı düşünce de oluşturuyor. Böylece bir farklılık olduğunu da hatırlatıyor.
Diğer Avrupa Başkentleri’nde de belirlenen bir konu var mı? Hepsinin konsepti vardır. Ben o ayrıntıları bilemiyorum.

Konu olarak farklı bir öneri getirildi mi?

Bilmiyorum ama her proje bu temaya göre gerçekleşecek diye bir şey yok. Konsepte, İstanbul’un kendi imajını yaratmak için kullandığı bir metafor olarak bakmak gerekir.
Konu kültürel farklılığa gelmişken, Sulukule, Tarlabaşı kentsel dönüşüm projesi kapsamında yeniden yapılandırılacak. Bu mekanlar da İstanbul’un tarihi, ona ait kültürü. Bu da bir tek tipleştirme değil mi? İstanbul’daki kültürleri, işin felsefesini konuşurken siz, işi gündelik yaşam sorunlarına indirgediniz. Belki İstanbul 2010 kentteki bu sözünü ettiğim kitle kültürü, tüketim kültürü, neoliberal ekonomiler dolayısıyla yaşanması zorunlu olan değişikliklerin nasıl olacağı konusunda da belki bir altyapı oluşturabilecek. Yani bir takım modeller ortaya koyabilecek. Tam sizin söylediğiniz bu sorunu, iki sene içinde tartışarak, bir takım modeller ortaya koyarak daha olumlu bir sonuç almaya doğru götürmesini isteyen bir yaklaşım. Yani aslında İstanbul 2010 olgusunu biz şu yaşadığımız, ekonomik, sayasal karmaşa içinde bir umut kapısı olarak görebiliriz ve şansımız varmış ki şu dönemde elimizde böyle bir araç var.

İstanbul için kullanabileceğimiz bir araç ?

Evet. İstanbul, Türkiye’ye her zaman için bir model teşkil ediyor ama sadece İstanbul değil diğer kentler için de bir araç. Dolayısıyla bütün Türkiye’yi etkileyecek bir araç olabilir. Her zaman için en karanlık dönemde bile insana böyle aydınlığa çıkaracak bir aracın verilmiş olması çok ilginç. Sanki tasarlanmış da, İstanbul 2010 konusu tam bu döneme rastlamış gibi geliyor bana. Bu kent dokusunun değişmesi ve diğer değişimler bir çok parametrelere göre oluyor. Kent dokusunun değiştirilmesi, iyileştirilmesi ya da değişim nedeniyle insanların yersiz yurtsuz bırakılması gibi olumsuz bir olayla karşı karşıya mıyız diye soruyorsunuz bana. Bu zaten İstanbul’da varolan bir tehdit. Bu kent, hiçbir zaman planlandığı gibi ya da dünya kentlerinin daha önce tasarlanmış biçimlerine uygun olarak gelişmiyor. Bu kentte bir kaos var. Bu karmaşa kentin bütün tasarımına egemen oluyor. Bunun bir çok değişik nedeni var. Yönetimsel bozukluklar, siyasal etkiler ya da demokratik süreçlerin Türkiye’deki durumuyla ilgili bir olumsuzluk olabilir. Bunların çeşitli nedenleri var. Ama bu da bu şehrin karakteri. Karmaşadan bir düzen çıkıyor.

Bahsettiğimiz kentsel dönüşüm projelerinin İstanbul 2010 ile bir ilgisi var mı?

Sanmıyorum. Bu konu daha öncelere dayanıyor zaten. Benim size söylemek istediğim şu, İstanbul 2010 dolayısıyla yapılacak olan kent kültürü ve kentsel dönüşümle ilgili bütün projeler söz konusu olumsuzluklara olumlu modeller çıkarmak için bir araç olabilir. Ama 2010 dolayısıyla bu değişim meydana geldi diyemeyiz. Çünkü bu değişim zaten 1960lar’dan beri biçim değiştirerek sürmekte olan, siyasal, toplumsal, ekonomik değişikliklere bağlı olan bir gelişmenin bugünkü biçimi. Yarın daha farklı olabilir. Tarlabaşı, kentin ortasında sorunlu olduğu düşünülen alanlar. Bu sorunların da büyük nedeni göçtür. İstanbul’a 30-40 yıldır kırsal kesimden gelen göçler dolayısıyla bu bölgedeki insan dokusunun değişmiş olması, yeni gelen insanların bu dokuyu yeterince algılayamayışı, kendi kültürlerini o dokuya uygulamaya çalışmalarından dolayı olan sorunlar. Tabii bu kente yeni gelen insanların kentle olan ilişkilerini düzenleyecek, ilişkilerini olumlu yönde etkileyecek altyapılar Türkiye’de eksik diye düşünmek gerek. Sulukule’yi ben daha küresel düşünüyorum. Bütün Avrupa’da Romanlarla ilgili çok büyük sorunlar var. Bu Türkiye’ye özgü bir şey değil. Bütün Balkanlar ve Orta Avrupa’da da aynı sorunlar geçerli diye düşünüyorum. Neoliberal ekonomi ve Romanların yarattığı mikro ekonomiyle aralarında çelişki görüyoruz. Yani makro ekonomiyle mikro ekonomi arasındaki büyük çelişki olarak söylüyorum.

2010 için tasarlanan kentsel dönüşüm projeleri neler? Buna benzer şeyler mi?

Onları ben bilemiyorum. Web sayfasında bunların bilgileri var. Bu konuyla farklı departmanlar ilgileniyor. Ama görsel sanatlar alanında İstanbul’da kentle ilgili bir oluşum söz konusu. Görsel sanatların özerk, bağımsız girişimleri kentteki bu değişimlerden etkileniyor. Galeriler ya da sanatçı girişimleri, bunlar kentin bazı bölgelerinde yoğunlaşıyor. Fakat o bölgeler bir süre sonra ekonomik değişim nedeniyle lüksleşmeye başladığı zaman gelir düzeyi düşük olan bu girişimler o bölgeden ayrılmak zorunda kalıyor. Yani görsel sanatlar alanında bir göçebelik söz konusu. Ben özel şirketlerin, bankaların ya da büyük şirketlerin görsel sanat merkezlerinden bahsetmiyorum. Sanat merkezleri şık binalara, mahallelere yerleşiyor ve orayı bir basamak daha pahalı hale getiriyorlar. Küçük gelir gruplarından oluşan sanatçı ve yaratıcıların girişimleri daha ucuz mahallelere kaymak zorunda kalıyor. Mesela şimdi, Beyoğlu’nun sınırlarına doğru kayıyor, Tophane, Karaköy gibi. Belki sonra, Kasımpaşa, Haliç’in arka tarafı, Dolapdere’ye kayabilir. Demek ki aslında sadece Romanlar ya da Tarlabaşı’nda oturan farklı kültür grupları değil farklı meslek grupları da aynı göçebelik içinde yaşamak durumunda kalıyor. Ama bu, görsel sanatlar alanında tuhaf bir biçimde zenginlik yaratıyor. Bu bir Paradoks! Yoksulluk yüzünden bir göçebelik var, ama aynı zamanda bu göçebelik bir zenginlik yaratıyor. Sanatçılar bu şekilde farklı mahallelere kendi duruşları, görüşlerini de taşımış oluyorlar. Bu istenilen bir şey.

Kurul nasıl oluştu?

Ben görsel sanatlar yönetmeni olarak kendi danışma kurulunu kurdum. İki senem var. Görevi yerine getirmek üzere, bu danışma kuruluyla bir takım ilkeler saptadık. Bu ilkeler gözlemlere dayanıyor. Bu gözlemlerin en önemlisi de Türkiye’deki kültür sanayi içindeki yatırım alanının, insana değil, daha çok etkinlik ve binaya yöneldiğini görmek. Bu, gözlemlerimizin sonucunda çıkardığımız bir ilke. Bu ilke doğrultusunda da 2010, insanların projelerine ağırlık veriyor. Ben altı ay önce başladım bu işe. Bizim ilkemiz yaratıcı insana yatırım yapmak. Eğer 2010 için bir takım bütçeler ayrılacaksa ki, ayrılıyor, bu bütçelerden görsel sanat ekibi olarak payına düşeni almak ve bu payı da olabildiğince proje sahiplerine dağıtma amacını taşıyoruz. Ben yaklaşık iki aydır İstanbul’da faaliyet gösteren ve kendini kanıtlamış bütün sanatçı girişimleri, sanat ve kültürle ilgili sivil örgütler, galeriler, üniversitelerin güzel sanatlar fakülteleriyle bir çeşit proje danışmanlığı gibi çalışıyorum. Onların proje yapmalarını yüreklendiriyorum. Projeler bu havuza gelsin, değerlendirilsin ve bu insanlara projelerine ait paralar verilsin, bu projeler gerçekleşsin. Zaten büyük bir kısmı toplumsal içerikli projeler.

Katılacak insanları siz mi seçtiniz?

Güzel sanatlar fakülteleri vs. Seçmiyorum. Zaten varolan bir sistem bu. İstanbul’da çok geniş bir kültür sanayii var. Bunun içinde üniversitelerin sanat fakülteleri, sivil örgütler, özel sektör, özel girişimciler vs var. Zaten bu var olan bir yapı. Biz sadece o yapıyı yüreklendirmeye çalışıyoruz. Onlara nasıl yapacaklarını göstermeye çalışıyoruz. Ya da onlar zaten projelerini vermişlerse, o projelerin doğru şekilde değerlendirmesini sağlıyoruz. Yaptığımız iş bu. Şu anda yaptığımız oldukça gösterişsiz bir iş. Yani daha çok altyapı çalışıyoruz. Binalar değil, yaratıcı insanlar ve projeler üstüne bir altyapı çalışması. Ama belki zaman içinde, istenen, görkemli sonuçlara çıkılabilecek ya da 2010’dan sonra bunun sonuçları görülebilecek. Bizi teknoloji, bilim, ekonomi her şeyi çabuk yapmaya, çabuk tüketmeye zorluyor. Ama bazı süreçler bu kadar çabuk olamıyor. Sanat ve kültürün kendine ait bir zamanı var. Bu zamanı yok sayamayız. İnsanların zihinlerine girip zihinlerini değiştirmek en zor iş ve bunun için zamana ihtiyaç var. Sanatın işlevlerinden biri de insanlara farklı düşünme biçimleri sunmaksa bu düşünce biçimlerini sunarken insanların bir fikir jimnastiğine ihtiyacı var. Farklı düşünme biçimlerine geçmek zaman isteyen bir şey.

Kültür ve sanatta içeriğin vurgulanması, sanatçının kendini baskı altında hissetmesine neden oluyor. Sanatçı neden özgür bırakılmıyor? Sanatçılara güvenilmiyor mu ya da küratöryel bir alışkanlık mı?

Ben 2010 kapsamında küratörlük yapmıyorum. Projelerin de hiçbir şekilde içeriğine veya bunların oluşum aşamalarına karışmıyoruz. Benim burada görevim bu projenin hayata geçmesini sağlamak. Kimse bu projelerin içeriği şöyle olsun gibi bir yaklaşımda bulunmuyor. Bugün bir küratör listesi var elimizde. Bu işi yapmak isteyen, yapmış, olgun küratörlerin hepsine çağrı yaptık. Onların istedikleri sergileri oluşturmalarını, bunları çağdaş sanat olmayan yerlere götüreceğimizi söyledik. İstanbul’da 39 ilçe var, bunların sadece dördünde çağdaş sanat var. Biz bu merkezden çıkıp Avcılar, Kartal, Ümraniye, Tuzla, Beykoz vs. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’yle iş birliği içinde, gidebildiğimiz uzak ilçelere bu sanatı götürmek. Biz aslında para bulamama nedeniyle projelerini yapamayan ya da ertelemek zorunda kalan sergi yapımcıları ve küratörlere böyle bir olanak sunmuş oluyoruz. Aynı şekilde sanatçı insiyatiflerine yaklaştık. Siz de proje yapmak istiyorsanız istediğiniz veya bizim taşıyabileceğimiz yerlerde projeleri gerçekleştirelim dedik. 2010 sonuna kadar yaklaşık yirmi sergi planlıyoruz. Ama bu 15 olur, bilemeyeceğim, şimdi planımız bu.

Sanatçılar küratörler kimler? Nasıl oluştular?

Bu zaten varolan bir şey. 1990lar’dan günümüze kadar, İstanbul sanat ortamında küratörlük bir meslek olarak çıkmaya başladı. Sanat fakültelerinin programlarında var, sanat yönetimi, küratörlük yan çalışmalar adı altında bölümler var. Zaten buralarda bir sürü insan yetişti. Bunların bir kısmı İstanbul’da iş bulamadıkları için yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Yerel yönetimlerin ve devletin kültür sanayii bu mesleği istihdam edecek bir duruma sahip değil.bu yüzden ya özel sektörde çalışacaklar, ya bağımsız free lans dediğimiz serbest meslek olarak yapacaklar bu işi ya da yurt dışına gidecekler. Bir de belediyenin ve devletin sunduğu kendi eğitimlerinin çok altında memurluklara girecekler. Başka da çare yok. Belki bizim koyduğumuz projeyle bu yeni meslek de devletin ve yerel yönetimin kültür politikası içine girebilir ve artık bundan böyle bu işi okumuş insanların kültür merkezlerinde istihdamı söz konusu olabilir ki , bun istenen sonuçlardan birisi.

İstanbul’da varolan herkes mi bu projede? Seçilmiyor mu?

Hayır. Hiçbir şekilde burada bir jüri yok. Buranın kültür belleğinin içinde bir çok isim var. Zaten her dakika proje üretiyorlar. Biz bunlara çağrı yaptık. Ama hiç adını duymadığımız biri gelip, “ben de bu alanda çalışıyorum” derse buna hayır diyecek halimiz yok. Varolan yapıya yöneliyoruz. Ben burada ne sanatçı ne küratör seçicisiyim. Web sayfamıza giren herkes de bunu görüyor.

2010’da kültür başkenti neden İstanbul? Bilderberg ya da başka bir toplantıyla ilgisi var mı?

O ayrıntıları hiç bilmiyorum. Avrupa Kültür Başkenti projesinin amacı, Avrupa kentlerinin arasındaki uyumsuzluğu, sistem farklılıklarını gidermek. Avrupa’nın refah bölgelerinde çok sayıda müzeler, çağdaş sanat merkezleri, arşivler varken, daha az gelişmiş bölgelerde bunlar yok. Bu, bir çeşit paranın aktarımı. Parayı aktarırken de o kente bir görev veriliyor. Kendini göster bu parayı hak et deniliyor. Küçük kentler bundan yararlandılar. Yanı başımızdaki Selanik, 1995’te kültür başkenti oldu ve bugün 34 müzesi var. Bu müzeler Avrupa Kültür Başkenti olma dolayısıyla açılmış. Ama sonra akıllı davranmışlar. Bu, aslında Avrupa Birliği’nin yarattığı ekonomik, siyasal, toplumsal bir proje. İstanbul kaçınılmaz bir yer. Avrupa Birliği’ne resmen girmedik ama gayrı resmi olarak biz Avrupa Birliği’nin çekim noktalarından biriyiz. En uçtayız ama en uçta olmak belki daha çekici kılıyor. İstanbul çok zengin tarihsel dokusu olan, çok büyük bir şehir. Buradaki küresel ekonomilerin etkilerini de yadsıyamayız. Bunu da sınıfları var, çok lüks tüketimden, mikro tüketime kadar, büyük bir tüketim alanı, laboratuar burası. Avrupa’nın o hiç bitmeyen ‘güneş doğudan doğar’ meselesi bence hala gündemde. Post oryantalist denebilir buna ama içinde hala oryantalist arzuları besleyen şey İstanbul’u çekici kılıyor. Buradaki farklı insan gruplarının bu kentte yarattığı karmaşanın içinde bir enerji var. Bu enerji olumlu sonuçlar da çıkarıyor, olumsuz sonuçlar da. İşte tam bu noktada İstanbul 2010, bu enerjinin olumlu sonuçlarının modellerini ortaya koyabilirse bu gelecek kuşak için iyi bir altyapı oluşturacaktır.

ortantalizmin işgalci bir tarafı yokmu ?

Artık post oryantalist cephesinden bakarak konuşabiliriz. Dünyanın artık oryantalizmi aşmış olması gerekiyor. Yani oryantalizmin o nostaljik ve duygulara hitap eden kısmı hala sürüncemede ama ideolojik kısmı tamamen ölmüş durumda. Küresellik zaten bunu değiştiren bir yapı sunuyor. Ama bu küreselliğin içinde hala kültürlerin birbiriyle hesaplaşması söz konusu. Bir kültürün öbür kültüre etki yapması ya da bir kültürün öbür kültürü, haddini bilmeyerek egemenlik altına almaya çalışması olgularını hala yaşamaktayız. Bu demek ki insanın doğasında olan bir ihtiras. Değişmeyen bir şey. Düşünsel bağlamda biz oryantalizmin yok olduğunu sağlayan bir çok bilgi birikimi biliyorsak da bunun gündelik yaşamda gerçekleşmediğini de aynı şekilde biliyoruz. Yaşam ve düşünce arasındaki bu farklılık her zaman için var. Zaten İstanbul’da böyle bir olgu var. Buradaki farklı insan gruplarının kentte yarattığı karmaşanın içindeki enerji Avrupa için ilgi çekici oluyor. Bu enerji olumlu sonuçlar da çıkarıyor, olumsuz sonuçlar da. İşte tam da bu noktada İstanbul 2010 bu enerjinin olumlu sonuçlarının modellerini ortaya koyabilirse bu gelecek kuşak için iyi bir altyapı oluşturacak.

2010 projesi komiteleri nasıl oluştu?

Ben diğer komitelerin nasıl oluştuğunu bilemem. Ama ben görsel alanda şuna dikkat ettim. Şu anda dört büyük üniversiteyle çalışıyoruz, belki seneye buna dört büyük üniversite daha eklenir. Siz bu danışmanların zamanını tükettiğiniz zaman ücretini de ödemek zorundasınız. Şu andaki bütçe dört üniversiteye yetiyor. Ben şuna göre dahil ettim bu insanları; bir kere uluslar arası çapta tanınmış sanatçılar. Sergi deneyimleri çok büyük. Bir de kendi üniversitelerinde büyük etkinliklerin sorumluları olmuş kişiler. Geniş kitleyle sanatı buluşturma konusunda bir takım deneyimlere imza atmış kişiler. Ama 2009’da bu danışma kurulu büyüyebilir. Bu da projelerin nasıl gelişeceği ve bütçeye bağlı.

Bu projenin sonrasında olması amaçlanan ne? İstanbul’un küreselleşmesiyle bir ilgisi var mı?

İstanbul’un zaten küreselleşmiş olduğunu, sosyolog ve kent bilimcileri söylüyor.
İstanbul 2010 da buna hizmet eden bir şey olabilir mi? 2010’da bu küreselleşme içinde İstanbul’un kendine özgü karakterleri ortaya çıkabilir. Bu küreselleşme içinde dünyaya bazı ilginç ve iyi modeller gösterilebilir. Bunu yapmamız gerekir ama bu ne kadar gerçekleşir hep birlikte göreceğiz. Türkiye’de buna benzeyen Habitat gibi bir takım modeller oldu. Tabii bunların bıraktığı bir takım izlenimler var. Bu izlenimlerin belki küçük bir kısmı olumlu. Bu geçmişteki olumsuzluk insanlarda bir güvensizlik yaratıyor. Şu anda Türkiye’nin içinde bulunduğu, siyasal ve ekonomik sarsıntının yaşandığı dönemde İstanbul 2010 neyi kurtaracak düşüncesi var olabilir. Türkiye’de bir tekelleşme durumu var. Para adil dağılmıyor. Hiçbir alanda para adaletli dağılmıyor. Zaten ekonominin de en büyük sorunu bu. Kültür sanat tarafındaysa bu belli bir kesim tarafından tüketiliyor. Seçkin sınıf dediğimiz insanların elinde olduğu için kültür sanat sermayesinin adaletli dağılacağı kuşkusu var insanlarda. Bu kadar olumsuzluk içinde bize bir tane 2010 gibi bir araç verilmiş. Bunu iyi kullanıp, bu güvensizliği ortadan kaldırmak da bizim elimizde değil mi? Kendimden bahsetmiyorum, gençlerin elinde. Çünkü 2010 sonrasında ne kalacaksa, 2010’dan 2020’ye kadar gençliklerini yaşayacak insanlara kalacak. Bu durumda ben diyorum ki özellikle gençler bu araca sahip çıksınlar. Çünkü öyle ya da böyle 2010’un sonuna kadar bir para akışı var. Mesela senin yaptığın bir araç. Her alandaki gençlerin, bulundukları mesleklerdeki örgütlere sahip çıkıp, bu örgütleri kullanarak bu araca sahip çıkmaları gerekiyor.

2010’a katılan sanatçı ya da sanatçı grupları belli mi?

Daha projeleri alıyoruz.

Açıklanacak mı?

Tabii. Sanat yönetmenlerinin kurulu var. Sanat yönetmenleri projeleri değerlendiriyor ve yürütme kuruluna sunuyor. Yürütme kurulu onaylıyor, ondan sonra bu projeler açıklanabilir. Bu projelere hak ettikleri paralar verildiği zaman açıklayabileceğiz. Gelen projeler web sitesinde de yayınlanan kriterlere uyup uyulmadığına bakılacak.

Ne zaman açıklanacak?

bana sormayın. Biz zamana karşı yarışıyoruz. İçinde yaşadığımız sistem, yaptığımız işi frenleyebiliyor da. Her işin kendine özgü bir ritmi vardır. O ritmi tutturamadığınız zaman ki, tutturamayabilirsiniz, çünkü sistemin o ritme karşı koyduğu kuralları varsa işte o zaman aksamalar oluyor. Devletin bu proje için size verdiği bir para var ve belirlediği yasalara uymak zorundasınız.

Bu kriterler sanatçıyı bağlayan bir şey değil mi?

Kimse kimseye koşulsuz para vermez. Bu paraları verip de çarçur edilmesi de söz konusu olabilir.

Söylemek istediğimiz sözü sanatçı yapsın gibi bir düşünce değil mi bu? Ben mi yanlış düşünüyorum?

Yanlış düşünüyorsun diyemeyeceğim. Sistemlerin dışında yaşayabiliyor muyuz? Yaşayamıyoruz. İşte bu da kültür sanayiinin sistemi. Üretiliyor ve tüketiliyor. Üretip tüketilirken bir takım kurallar, eleme aşamaları var. Sanatsal üretimde bu elemelerden geçmek zorundasın. Dünyadaki en büyük eleme aşaması, uluslar arası sanat piyasasında. O piyasaların içinden geçemeyen sanat tarihine kaydedilmiyor.

Neye göre eleniyor?

Gerçekleştirilmesi yaşadığınız sistem içinde mümkün olmayan belki çok ütopik olan projeleri geçiremeyiz. Projenin sonuçta gerçekleştirilebilecek olması gerekiyor. Sanatçı ütopyasını istediği gibi tasarlayabilir ama onu gerçekleştirebilecek formata getirdiği noktada o proje topluma bir fayda sağlar.
.

Önceki Yazılar»

WordPress.com'dan blog alın.